İran rejimi çöker mi? İsrail bölgenin egemen gücü olur mu? | Prof. Hamit Bozarslan ile söyleşi

10.03.2026 medyascope.tv

10 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Paris Sosyal Bilimler Yüksekokulu Öğretim Üyesi Prof. Hamit Bozarslan'la, İran Savaşını, İran Savaşı'nın bölgedeki muhtemel etkilerini ve burada Kürtlerin rolünü konuşacağız. Hamit, merhaba.
Hamit Bozarslan: Merhabalar.

Ruşen Çakır: Seninle Suriye meselesini konuşacaktık. Çok büyük şeyler oldu biliyorsun; özellikle Kürtlerle ilgili. Ama maalesef bu arada sen babanı kaybettin. Buradan da onu saygıyla analım. Mehmet Emin Bozarslan'ın Kürt Dili ve Edebiyatı’na çok büyük katkıları olan modern Kürt alfabesinin yaratıcısı olduğunu söylüyorlar. Ve yıllarca İsveç'te sürgünde yaşıyordu. Bayağı bir zaman oldu; belki 40 yıl, belki daha fazla. Öncelikle onu analım ve sana da başsağlığı dileyip konumuza geçelim. Önce şunu sorayım. Hep söyleniyordu, zaten Haziran'da denendi ve olmadı. Sen bu savaşı bekliyor muydun ve bu zamanda bekliyor muydun?
Bozarslan: Bu savaşı bu zamanda beklemek biraz zordu. Fakat savaşın geleceği açıktı. Çünkü İsrail bunu zaten dile getiriyordu; ABD'deki bazı çevreler dile getirmekteydi. Özellikle Lindsey Graham'dan çok bahsediliyor. Onun ve Marco Rubio'nun projelerinden birisiydi. Sanıyorum şöyle bir olguyla karşı karşıyayız: MAGA ve Trumpizm kampanyası daha çok izolasyon üzerine yapılmıştı. Fakat güç gücü doğuruyor ve gücün kendi sınırında, kendi yatağında kalabilmesi oldukça zor oluyor. O yüzden ABD'de bir güç zehirlenmesi olgusu var ve ABD'nin, en azından şimdiki koşullarda bir izolasyon politikasına çekilemeyeceği açık bir şekilde görülüyor. Sanıyorum ABD’de bazı taşlar yerinden oynadı. Orada neo-konservatizm gibi bir olguyla karşı karşıya değiliz. Bush dönemiyle karşı karşıya değiliz. Fakat ABD'nin kendi gücünü sadece kendi içerisinde koruyabilmesi ya da kullanabilmesi biraz zor gözüküyor. Orduyu Minnesota'ya gönderiyorsunuz, fakat Minnesota'da bir direniş söz konusu ve orduyu sadece bununla sınırlayabilmeniz söz konusu olmuyor. Sanıyorum burada artık Trump iktidarını aşan bazı dengeler var.

Ruşen Çakır: Daha ilk günden, Ayetullah Ali Hamaney, kurmayları ve ailesinin çok sayıda ferdinin öldürüldüğü bir saldırıyla başladık. Başlangıç olarak çok sert başladı ve o andan itibaren İran'ın ayakta kalmasının zor olacağı yorumları yapıldı. Ama İran, geçen seferden farklı olarak savaşı bölgeye, Körfez ülkelerine yaydı. Ürdün’e doğrudan saldırdı. Hatta Irak Kürdistan bölgesine de saldırdı. Hatta Güney Kıbrıs'a da saldırdı. Ve şu âna kadar İran pes etmemiş gözüküyor. Olayın tabii ki askerî yönü önemli, ama aynı zamanda bir sosyolojik ve siyasi yönü de var.  Çünkü Trump ilk gün “Biz bombalayacağız. Siz çıkacaksınız ve rejimi devireceksiniz” dedi. Ama kimse çıkmadı.
Bozarslan: Evet, kimse çıkmadı. Fakat birkaç olgu var, bunları hesaba katmak gerekiyor. Bunlardan ilki, İran'ın geçmişten hiçbir tecrübe almamış olması. 2024'ü hatırlayalım: Lübnan'da çağrı cihazlarının patlaması, Nasrallah'ın öldürülmesi, 12 Gün Savaşı. 2025'te İran'daki komutanların bazılarının öldürülmüş olması. Bütün bunlara rağmen, rejimin elitlerini koruyabilecek olan tedbirler alınmamış durumda. Bu, İran rejiminin direniş kapasitesi olduğunu, fakat aynı zamanda içten içe çökmüş, çürümüş bir rejimle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. İkinci olgu şu: İran çok büyük bir ihtimalle askeri anlamda yenilgiye uğrayacak. Elimizdeki bilgilere göre, İran, tespit ettiği hedeflerden ancak %10'unu vurabiliyor. İsrail ve ABD ise tespit ettikleri hedeflerin hemen hemen %100'ünü vurabiliyor. İran'ın bu koşullarda uzun bir süre direnebilmesi bana çok zor geliyor. Fakat askeri anlamda yenilmek ya da zayıflamak, rejimin çökeceği anlamına gelmez. Sanıyorum burada çok önemli bir fark var, bunu görmemiz gerekiyor. Zaten ABD'nin söylemlerinde de ciddi bir değişiklik olduğunu görüyoruz. Hem Trump hem Rubio, söz konusu olanın, artık rejimin değişmesi olmadığını, fakat ABD ve İsrail'le uzlaşabilecek olan bir rejimin oluşması olduğunu dile getiriyorlar. Önümüzdeki günlerde ne olacak bilemiyorum. Fakat askeri bir yenilgi, iktidarın, rejimin düşmesi anlamına gelmiyor.

Ruşen Çakır: Bu anlamda, oğul Mücteba Hamaney'in ruhani lider olarak seçilmesi, taklit mercii olarak seçilmesi üzerine yapılan yorumların büyük bir kısmı, onun, Devrim Muhafızları çizgisinde sert birisi olduğu ve ABD ile işbirliğine ya da teslimiyet gibi anlaşılabilecek bir şeye yanaşmayacağı yolunda. Bunlar önemli şeyler mi? Bazen en sert bilinenler en zor anlaşmaları yapabiliyorlar çünkü.
Bozarslan: Gelecekte ne olacağını bilemiyoruz. 1988'i hatırlayalım. 1988'de 8 yıllık Irak Savaşı bitti. Saddam Hüseyin bunu bir zafer olarak ilan etti. İran'da yaşanan ise bunun tam tersiydi. İkinci bir Kerbelâ olarak yaşandı ve onun hemen ardından, binlerce siyasi mahkûm, Humeyni'nin emri üzerine idam edildi; Salman Rüşdi'ye karşı bir fetva yayınlandı. Bu, rejimin içten içe bir radikalleşme sürecine girmesi anlamına geliyordu. Fakat hemen sonra Rafsancani dönemi ile birlikte yeniden inşa dönemi başladı. Birbirlerini dışlamaları gereken iki süreç aynı anda gerçekleşti. Gelecekte İran'da böyle bir ikili süreçten bahsedebilecek miyiz? Yeni bir radikalleşme, bir iç radikalleşme yaşanabilecek mi? Bu tümüyle mümkün. Hatta İran yarın tamamen bir totaliter adaya dönüşebilir; kendi içine kapalı, dış dünyayla ilişkileri son derece sınırlı olan totaliter bir rejim gibi yaşayabilir. Fakat aynı zamanda bununla birlikte, belki de rejim içerisindeki bazı akımlar artık bunun böyle devam edemeyeceğini, rejimin var olmasının her şeyden daha fazla önemli olduğunu dile getirebilir ve yeni bir inşa sürecinden bahsedebilirler. Yani gelecek 24 saatte ya da 24 günde ne olacağını bilemiyoruz. Fakat her iki eğilim de söz konusu.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var: En son seçimlerde de gördük, İran toplumunda seçime katılım oranı çok düşük. Rejimin desteklediği adayın aldığı oran da düşük. Hatta Pezeşkiyan'ın seçilmesi bayağı şaşırtıcı olmuştu. Zaten toplum değişik dönemlerde, en son Haziran'da olduğu gibi, rejime yönelik protestolarında dile getiriyor ve bayağı da sert bir şekilde bastırılıyor. Kaç tane böyle örnek var İran’ın yakın tarihinde. Şimdilerde ‘’İranlılar rejimden memnun olmayabilir, ama İsrail-ABD saldırısı nedeniyle milli ve milliyetçi duygularla rejimin yanında yer alabilir’’ şeklinde yorumlar var. Ve şu âna kadar da, savaştan sonra toplumsal bir hareketin gözükmemesini de bu şekilde açıklayanlar var. Hatta bunu diasporaya da taşıyanlar var, ki İran'ın çok güçlü bir diasporası var. Birtakım Şah yanlısı ve örgütlü İranlı muhaliflerin dışında, yurt dışındaki İranlıların da, rejimi sevmeseler bile kaygıyla izledikleri yolunda yorumlar yapılıyor. Bu konu hakkında ne söylemek istersin? Yani İranlıların milliyetçiliğini ve rejim karşıtlığını kefeye koyduğumuz zaman, sence hangisi nasıl ağır basıyor?
Bozarslan: Onu bilemiyorum. Fakat ben milliyetçi bir dalga beklemiyorum. İran toplumunda, rejimi kerhen de olsa desteklemek şeklinde dile getirilebilecek olan milliyetçi bir dalga beklemiyorum. Ve zaten İran’da olup bitenlere baktığımız zaman bunu görüyoruz. Rejim yanlısı bazı gösteriler yapılıyor. Bu gösterilere katılanların sayısı 10 bin kişiyi aşmıyor. Yani 1 milyonluk, 2 milyonluk bir yürüyüş ya da bir gösteri göremiyoruz. İran toplumu gerçekten yorgun bir toplum. Yorgun ve korkan bir toplum. Ocak ayında rejimin kullandığı zor ve şiddet biraz Tiananmen katliamına benziyor. 1989'da öğrenciler isyan ettiğinde Deng Xiaoping'in emri üzerine Tiananmen gösterisi bastırılmıştı ve ‘’artık isyan edebilmeniz mümkün değil’’ anlamında bir zor kullanılmıştı. Şu anda İran'da da böyle bir korku rejimiyle karşı karşıyayız. Bu korku rejimi devam edebilir mi, onu bilemiyorum. Fakat yorgun bir toplum olan İran'da, rejimi destekleyebilecek bir eğilimin oluşacağına pek inanmıyorum. Ama bu, muhalefetin güçleneceği anlamına da gelmemekte. Çünkü İran'da bir isyan olgusu var. Bu isyanlar ya da gösteriler diyelim, 1999'da Hatemi döneminde başladı. Sonrasında, 2009, 2014, 2019, 2022, 2025 ve 2026’da periyodik bir şekilde başlayan protestolar var. Fakat bu protestolar uzun erimli bir isyan hareketini ya da bir ayaklanmayı başlatabilecek dinamikte değiller. Şu anda değiller. Gerçi şu anda İran toplumunda ne olup bitiyor, onu pek bilemiyoruz. Fakat görebildiğimiz kadarıyla mevcut iki güç var. Bu güçlerden birisi Şah yanlıları. Monarşinin yeniden kurulmasını isteyen bir eğilim ama bu eğilimin pek de güçlü olduğunu düşünmüyorum. En azından İran içerisinde. Diaspora da belli bir güce sahip. Fakat diasporanın İran’da pek önemli bir varlık sahibi olduğunu düşünmüyorum. Ve Halkın Mücahitleri, belli bir casuslar ağı, bir ispiyon ağı olarak faaliyet gösteriyor, ama onların da ciddi bir güce sahip olduğunu düşünmüyorum. İran toplumunun yarın nasıl bir konuma geleceği, ne tür bir davranış göstereceği konusunda da bizim şu anda herhangi bir şey söyleyebilmemiz gerçekten çok zor.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda Kürtler başta olmak üzere birtakım etnik yapılar, mesela Beluçlar çok konuşulmuyor, ama Kürtler ilk günden itibaren konuşulur oldu. Çok farklı haberler yapıldı. Aslında Kürtlerin CIA tarafından silahlandırıldığı ve kara harekâtına gireceği doğrulandı da. Ama sonra bunun olmayacağı söylendi ve Irak Kürdistan Bölgesinden yapılan açıklamalarda da, onların böyle bir şeye çok destek vermeyeceklerini de gördük. Genel İran toplumundan bir mobilizasyon çıkartamayan ABD ve İsrail, mesela bir Kürt kartı oynamak ister mi? Oynarsa da bir şey değiştirebilir mi?
Bozarslan: Onu da bilemiyoruz. Gerçekten bu sorulara cevap verebilmek çok zor. İran'ın içerisinde bir kıpırdanma olmadan, rejime karşı bir alternatif gelişmeden, Kürt hareketinin kendi başına rejimi değiştirebileceğini düşünmek bana çok zor görünüyor. İsrail'in stratejileri ve ABD'nin stratejileri belki aynı stratejiler değil. İsrail şu âna kadar Şah'a çok büyük bir yatırımda bulunmuş durumda. ABD'nin Şah'ı desteklediğini gösteren emareler yok ve Kürt hareketi ister istemez periferik bir konumda. Kürdistan, İran'ın periferisi durumunda. Kürdistan'dan gelecek bir hareket 2022'de bir protesto dalgasına yol açmıştı. ‘‘Jin, Jiyan, Azadî’’ yani ‘’Kadın, Hayat, Özgürlük’’ hareketi Kürdistan'da başlamıştı ve Kürdistan'dan yola çıkarak Belucistan'a kadar varabilmişti. Fakat bu bir protesto dalgasıydı. Bu, rejimin değiştirilmesi olgusu değildi. Şu anda da sadece Kürdistan periferisinden yola çıkarak İran'da taşları yerinden oynatabilmek bana çok zor görünüyor.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda sık sık, Kürtlerin tarihinde, kaba tabiriyle satışa gelmeleri örneklerine gönderme yapılıyor. Mesela, 1946’da Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulan Mahabad Cumhuriyeti, Sovyetlerin bölgeden çekilmesiyle çöktü. Sonrasında kimi zaman İran, kimi zaman Irak tarafından, bol miktarda ABD tarafından ve en son Suriye'de, ABD'nin açık, İsrail'in örtülü bir şekilde yarı yolda bırakması örnekleri var. Bu örnekler Kürtlerin genel hafızasında çok önemli bir yer tutuyor olsa gerek.
Bozarslan: Tabii çok önemli bir yer tutuyor ve sanıyorum Kürt hareketi son derece dikkatli. Anlayabildiğim kadarıyla, Kürt hareketinin şu andaki konumu her türlü senaryoya hazır olmak; yeni bir senaryoyu sahneye koymaktan çok, her türlü senaryoya hazır olmak. ‘’Eğer yarın rejim düşerse, gerçekten çok zayıflarsa ne yapacağız?’’ Ya da ‘’belki rejim ayakta kalabilir, fakat koşullar değişebilir. Rejimin aynı şekilde, aynı şiddetle hüküm sürebilmesi belki zorlaşır. O konumda ne yapılabilir?’’ hazırlığı. Sanıyorum Kürt hareketi içerisinde de ‘‘Yarın rejimle bir müzakere süreci başlayabilir mi, başlayamaz mı?’’ soruları soruluyor. Bu, Beluçlar arasında da sorulan bir soru. ‘’Şu anda kalkıp bir isyan aşamasına mı geçelim, yoksa yarın belki çok daha olumlu koşullarda ya da en azından bizim daha güçlü olduğumuz koşullarda bir müzakere süreci mi başlasın?’’ Fakat dediğim gibi bu konularda elimizde çok sınırlı bilgi var. Kürt hareketinin yaptığı, yeni bir senaryoyu sahneye koymak yerine, her türlü senaryoya hazır olmak.

Ruşen Çakır: Daha önce Birinci Körfez Savaşı sırasında, de facto, ikincisinden sonra sahici bir şekilde Irak'ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi kuruldu. Bir tür federasyon ya da özerklik, artık hangisi denilirse. Şimdi de İran Savaşı'nda, ‘’İran'da benzer bir şey olur mu?’’ beklentisi var. Ve bu arada tabii Irak'tan sonra İran'da da olması hâlinde, geride Türkiye kalıyor. Zaten Türkiye'de İran Kürtleri söz konusu olduğu zaman hemen bir alarm durumu var. Mesela dün Cumhurbaşkanı Erdoğan, destek vermeyeceklerini açıkladıkları için Irak Kürt yöneticilerine teşekkür etti. Hakan Fidan, Marco Rubio ile Kürtlerin orada devreye sokulup sokulmaması konusunu özel olarak konuştu. İran'da Kürtler konusunda yaşanacak bir olay sadece İran'la ilgili olmayacak, tüm bölgeyi doğrudan ilgilendirecek herhâlde.
Bozarslan: Evet, tüm bölgeyi ilgilendirir. Fakat henüz öyle bir aşamada değiliz. Körfez Savaşı ile bugünkü savaş arasında belli bir fark var. Körfez Savaşı, Amerikan Ordusu’nun sahada bulunduğu bir savaştı. Bu, hem 1991'de geçerliydi ve hem de 2003'te Irak işgal edilmiş durumdaydı. Şu anda ABD'nin ya da İsrail'in kara güçlerini seferber edebileceği konusunda elimizde bir bilgi yok. Böyle bir senaryoyu dışlamamak da gerekiyor tabii; sınırlı da olsa belki bir kara gücü kullanılabilir. Fakat en azından şu anda öyle bir konumda değiliz. Onun dışında, Kürdistan bir bütün. Yani hem dörde bölünmüş olan bir mekân, fakat aynı zamanda holistik bir yapıya sahip olan bir mekân. Kürdistan'ın her bölgesinde olup biten bir gelişme, ister istemez diğer bölgeleri de kapsamakta ya da diğer bölgelerde yeni dinamiklerin oluşmasına yol açmakta. Bunu Irak Kürdistanı'nda gördük. Irak Kürdistan'ının kurulması aslında Ortadoğu'daki Kürt sahasını oldukça canlandırdı; 1991'de, ondan sonra 2003, 2005'te. Bunu, Rojava'da gördük. Rojava şu anda bir yenilgiye uğramış olsa bile, bir çöküş senaryosu söz konusu değil, en azından şimdilik. Ve tabii eğer, Kürtlerin Rojhilat olarak da tanımladıkları İran Kürdistanı'nda böyle bir gelişme olursa, ister istemez bunun tesiri bütün bölgede fark edilecek.

Ruşen Çakır: Burada şunu sormak istiyorum. Ben de bir Frankofon olarak yıllardır takip ediyorum; Fransa'da, İran devrimini takip etme anlamında çok değerli çalışmalar oldu. Birçoğunu sen de tanıyorsun, arkadaşların. Mesela Ferhad Kosrokhavar, Olivier Roy, Fariba Adelkhah'ın çok çalışmaları var. Hatta Ferhad Kosrokhavar ve Olivier Roy’un İran: Bir devrimin tükenişi kitabını Metis Yayınları’ndan basmıştık. Bu, yıllar önceki mesele. Olivier Roy’un Başarısızlık kitabını, ‘Siyasal İslam'ın İflası’ olarak çevirip Metis Yayınları’ndan basmıştık. Kitap, İran'da rejimin aslında hiçbir şeyi değiştiremediği önermesinden hareket ediyordu büyük ölçüde. İran devrimi ile İran rejimi arasındaki ilişki hakkında ne söylemek istersin? Devrim çoktan bitti, değil mi? Onun dışında, varlığını korumaya yönelik bir rejim sanki.
Bozarslan: Rejim çok kısa bir süre içerisinde, daha 1980'lerin başında kleptokratik ve paramiliter bir nitelik kazandı ve Humeyni tabii burada çok önemli bir rol oynadı. Pastaranların (İran Devrim Muhafızları Ordusu) kurulması, aslında rejimin tamamen paramiliter bir nitelik kazanması anlamına gelmekteydi ki bu, legal ve rasyonel bir rejimin oluşmasının önünde çok önemli bir engeldi. Bunyad’lar ve özellikle Pastaranlar’ın holdingleşmesi, aynı zamanda bu paramiliter yapıya kleptokratik, yani ‘’hırsızların iktidarı’’ diyebileceğimiz bir boyut kazandırdı. Şu anda İran'daki ekonomik krizin en önemli nedeni, sadece ambargo değil, bu kleptokratik yapı. Ondan sonra 1999'da başlayan gösteriler, ki Hatemi o dönemde Cumhurbaşkanıydı, sistemin artık reforme edilemeyeceğini çok açık bir şekilde gösteriyordu. O yüzden, rejim aslında tükendi. Kendi varlığını devam ettirebilen, belki daha uzun yıllar devam edebilecek olan bir rejim, ama çürüyen ve komadaki bir rejim. Rejim bu tükenişe, devrimi başka yerlere sıçratma stratejisiyle cevap vermeye kalkıştı. Hizbullah olgusu, oluşturulan diğer Şii milisler, Irak'ta oluşturulan milis yapıları -ki bu davayla başladı, şu anda Haşdi Şabi ile devam ediyor- Husilerin silahlandırılması, rejim açısından milis yapılanmaları devrimin ayakta tutulması ve devrimin bölgesel bir nitelik kazanmasının koşulunu oluşturmaktaydı. Fakat bunun da sınırlarını gördük. Şu anda bütün bu olup bitenleri unuttuk, ama 2019'da hem Irak'ta hem de Lübnan'da bir ayaklanma yaşandı. Devrimci bir konfigürasyon söz konusuydu ve bu aynı zamanda, Şii’lerin bu milis stratejisine karşı çıkması anlamına da geliyordu. Şu anda Ortadoğu'daki bütün Şiiler artık bir savaşçı olmak istemiyorlar, vatandaş olarak yaşamak istiyorlar, belli bir refah düzeyine ulaşmak istiyorlar. Kerbelâ'nın artık devam etmesini, Kerbelâ için şu anda kalkıp yeniden bedel ödenmesini istemeyen Şii topluluklarla karşı karşıyayız. Sanıyorum rejim bunu anlamadı. Hizbullah'ın 2024'teki yenilgisi bunu çok açık bir şekilde gösterdi, ama rejim bütün bu olanlardan ders çıkaramadı.

Ruşen Çakır: Peki, Ortadoğu nasıl şekilleniyor? Hamas'ın İsrail'e saldırısının ardından İsrail'in verdiği sert cevap, Gazze'de yaşanan soykırım, hem İran'a, hem Lübnan'a ve birçok yere yönelik saldırıları, bölgenin yeni hegemonik gücünün İsrail olmasını gündeme getirdi. Haziran itibariyle baktığımızda çok sorun vardı, ama şimdiki olayda görüyoruz ki, İran, Körfez ülkelerine saldırarak bir anlamda onları iyice İsrail'e itmiş gibi. Ben öyle görüyorum. Bilmiyorum sen katılır mısın? İsrail küçük bir ülke sonuçta. Nüfusu da, imkânları da sınırlı. Ama tabii ki ABD'nin ve Batının desteğine sahip. Bu, abartılı bir şey mi? Yoksa İsrail hakikaten bölgede Körfez ülkelerini yanına alarak… Mesela en önemli Arap ülkesi olan Mısır, İsrail karşıtı bir pozisyonda değil. Suriye'de eş-Şara yönetimi İsrail'le çok sıkı; Paris'te bir anlaşma yaptılar mesela. Azerbaycan'la çok iyi ilişkileri var. Bu, hakikaten muhtemel bir senaryo mu, yoksa belli bir yerden sonra İsrail’in gücü sınırlı mı kalır?
Bozarslan: Onu da bilemiyoruz. Fakat şu çok açık: Belki 7 Ekim'de değil, fakat ondan sonraki aylarda İsrail’in bölgeyi yeniden yapılandıracağını dile getirmiştim. Ve bu yeniden yapılanmanın önemli adımları atıldı. Bu yeniden yapılamaların en önemli adımı, Filistin meselesinin unutturulmasıydı, ki Filistin meselesi şu anda konuşulan bir mesele değil. İkinci adım, Lübnan meselesiydi; Lübnan'da Hizbullah'ın zayıflatılmasıydı. Üçüncü adım, gerçi bunda İsrail'in doğrudan bir rolü olmasa bile, Beşar Esad rejiminin düşürülmesi ve yeni bir sistemin kurulmasıydı. Yeni adım, dediğim gibi İran. İran, şu ya da bu şekilde askerî olarak zayıflayacak. O yüzden, sanıyorum bölgenin yeniden yapılandırılmasında İsrail çok önemli bir rol oynuyor ve bu yeniden yapılandırma, aynı zamanda İsrail'de yeni bir iktidar blokunun ya da var olan iktidar blokunun güçlendirilmesi anlamına da geliyor. Yarın Netanyahu düşse bile, bu iktidar bloku, bu hegemonik blok düşmeyecek.
İkinci olgu gözümüzden kaçıyor genellikle: Şubat ayında, Hindistan Başbakanı Modi, Knesset'te çok önemli bir konuşma yaptı. Bu konuşmada, iki medeniyet ve iki demokrasinin ittifakından bahsetti. Bu, aynı zamanda İsrail'in stratejilerinin sadece Ortadoğu’yla sınırlı olmadığını, çok daha geniş bir çevreye yayılabileceğini gösteriyordu. Bununla birlikte Akdeniz'i unutmayalım. Akdeniz'de şu anda Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasında ilan edilmiş olan bir askerî ittifak var. Yeni bir ordulaşma olgusu var. Bütün bunlar İsrail'in gerçekten bölgede ve bölge dışında önemli bir yapılandırıcı konuma sahip olduğunu göstermekte. Fakat şunu da unutmayalım: Bunu 2002'de Fransız filozof Pierre Hassner dile getirmişti. ABD'nin Irak’ı işgal senaryoları konuşulurken, Hassner “Son tahlilde, dünyanın karmaşası intikam alacaktır” dedi. Bir yığın hegemonik proje kısa bir dönem için işliyor, hayata geçiriliyor. Fakat bu projeler, bir güce tapınma olgusunu yaratıyor dünyanın ne kadar kompleks olduğunu unutturuyor. Son tahlilde, bu kompleksite intikam alacak. Sanıyorum İsrail'in güçlenmesi aynı zamanda İsrail'in körleşmesi anlamına da geliyor. Bunu ABD 2000'li yıllarda yaşadı, bunu Sovyetler Birliği yaşadı. Güç olgusu, aynı zamanda güç zehirlenmesini de beraberinde getiriyor. İsrail’de şu anda bu güç zehirlenmesinin önünde engel oluşturabilecek bir güç kalmamış durumda. O yüzden, bugünkü veriler yarının verileri olmayacak. Yarının verileri ne olacak, o konuda şu anda elimizde en ufak bir bilgi yok.

Ruşen Çakır: Bu söylediklerin çok önemli. Tam bu noktada, savaşın ilk anından itibaren telaffuz edilen soruya, “Sırada Türkiye mi var?” sorusuna geleyim. İsrail’in eski Başbakanı Naftali Bennet açık açık bunu söyledi. Birçok yerde bunu söyleyenler var. İsrail yanlısı birileri sürekli olarak böyle çok kışkırtıcı birtakım şeyler dile getiriyorlar. Sonuçta, Mısır'ın da büyük ölçüde nötr kaldığı bir ortamda, İsrail'in karşısında, bölgede, tek güç Türkiye kalıyor. Suriye de yok. Irak zaten bir devlet olma vasfını çoktan yitirdi. Körfez ülkeleri iyice İsrail'e yanaştı gibi diyelim, en azından bir savaş kardeşliği hâlindeler. Galiba Türkiye-İsrail ilişkileri önümüzdeki sürece damgayı basacak olan husus olacak.
Bozarslan: Kışkırtıcı demeçler sadece İsrail'den gelmedi. “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözünü söyleyen, Türkiye'nin Cumhurbaşkanıydı. Sanıyorum bu, 2023'te ya da 2024'ün başında dile getirilmişti. Böyle bir söz ettikten sonra artık, ‘’İsrail neden bize karşı?’ diye bir söylem tutturabilmek bana pek tutarlı gelmiyor. Şu aşamada, İsrail ve Türkiye arasında bir çatışma olabileceğini düşünmek çok zor. Yarın ne olacak? Yarın ABD'deki dengeler ne olacak? ABD'nin Türkiye siyaseti ne olacak? Türkiye'nin ABD siyaseti ne olacak? Türkiye'nin İsrail siyaseti ne olacak? Türkiye'nin Rusya ile ilişkileri ne olacak? Rusya'nın geleceği ne olacak? Sanıyorum bu, şu anda artık tartışılmayan bir konu. Ukrayna'nın geleceği ne olacak? Bütün bu soruları sormak gerekiyor. Ama elimizde veriler yok. 2026 Mart itibariyle gerginliklerin devam edeceğini görmemek mümkün değil. Bu gerginlikler çok açık bir şekilde dile getiriliyor. İsrail'de Türkiye'ye karşı çok büyük bir tepki var. ABD'de de aslında Türkiye'ye karşı çok önemli bir tepki olduğunu görmek gerekiyor. Wall Street Journal bunu çok açık bir şekilde zaten dile getirdi. İran'ın zayıflamasıyla birlikte, Türkiye'nin NATO'daki konumunun tartışılması gerektiği dile getirildi. O gerginliklerin sona ermeyeceğini bilmemiz gerekiyor. Fakat oradan yola çıkarak bir savaş senaryosunu ya da bir çatışma senaryosunu da en azından şu anda düşünebilmek mümkün değil.

Ruşen Çakır: Şimdiye kadar konuştuklarımızda, toplumlardan kısmen bahsettik, daha çok devletlerden bahsediyoruz. Ortadoğu senin yıllardır çalıştığın alan. Burada, İsraillisi, İranlısı, Türkiyelisi, Iraklısı, Suriyelisi, farklı etnik kökenli, farklı dini inanışlara sahip tam bir mozaik, bir coğrafya söz konusu. Olan, sonuçta insanlara, toplumlara oluyor ve toplumlar, dünyanın diğer bölgelerine göre gelişimi tam olarak yaşayamıyorlar herhâlde. Faturayı onlar ödüyor, değil mi?
Bozarslan: Evet faturayı hem onlar hem birbirleri ardından gelen nesiller ödüyor. 1979'da başlayan bir süreçle karşı karşıyayız. 1979 İran devrimi, 1980 İran-Irak Savaşı, 1975’teki Lübnan iç savaşı, Afganistan Savaşı, ondan sonra iki Körfez Savaşı, İsrail'in savaşları, 2006 Lübnan Savaşı… Bu perspektiften yola çıktığınız zaman, neredeyse savaşın olmadığı bir dönem yok. Fransa'da önemli bir Irak uzmanı olan Pierre-Jean Luizard, yıllar önce şu kavramı kullanmıştı: “Irak, iktidarı tarafından yenilen bir toplum.” Yenilen ve işgal edilen toplumlarla karşı karşıyayız. Bu, Suriye'de çok açık bir şekilde görülüyor. Şu anda Suriye toplumu yorgun bir toplum. Suriye toplumu 22, 23 milyonluk bir toplumdu. Bu toplumda 500 bin kişi öldürüldü ve 12, 13 milyon kişi ya sürgün ya da iç sürgünde. Irak'ta aynı durumla karşı karşıyayız. Yani toplumlar çok yorgun.
2011, belki yeni bir başlangıç olabilirdi. 2011 aslında Arap toplumlarının hem şiddete karşı çıkması hem yoğun otoriterizme karşı çıkması hem de sosyal yorgunluğa karşı çıkması anlamına geliyordu. Şu anda gerçekten çok yorgun toplumlarla karşı karşıyayız. Bu yorgun toplumlar, şiddetin kurbanı olan toplumlar, aynı zamanda ekonomik krizlerin kurbanı da olan toplumlar. Mesela Latin Amerika'da şu anda öyle bir konumla karşı karşıya değiliz, ki Latin Amerika ve Ortadoğu birbirlerine oldukça benzeyen ülkelerdi. 1970'leri ele aldığınız zaman Yemen, Kore'den çok daha güçlü bir konumdaydı. Yemen'in milli geliri Kore'nin milli gelirinden daha fazlaydı. Ortadoğu niye bu konumda? Sanıyorum Ortadoğu'da bu konuda bir düşünce yürütebilmek gerekiyor. Tartışma imkânlarının sağlanması, tartışma platformlarının geliştirilmesi zorunlu. Fakat gerçekten, kurban edilen toplumlarla, yenilen toplumlarla karşı karşıyayız.

Ruşen Çakır: Benim şöyle bir hissiyatım var. Bunu daha önce bir yerde dile getirdim, sana da sormak isterim. İran Devrimi olduğu zaman ben genç bir solcu olarak, Şahlık rejimini devirdikleri için devrime sempatiyle baktım. Dünyada birçok kişi için de herhâlde böyle oldu. Çünkü Şahlık rejimi çok zalim bir rejimdi. Aradan geçen onca yıl sonra, şimdi Hamaney'in yerine oğlu geçiyor. Diğer tarafta, Amerika'daki Pehlevi de ‘’Ben Şah olacağım’’ diyor. Neden olacak? Babasının oğlu olduğu için olacak. Bu benim ağırıma gidiyor. Böyle bir hakkım var mı bilmiyorum, ama sen ne düşünüyorsun, onu merak ettim. Belki, ‘En liyakatlisi odur’’ diyeceklerdir, ama sonuçta babadan oğula geçti. Öyle değil mi?
Bozarslan: Sadece babadan oğula geçiş meselesi değil. İran'da son 50 yılda olup bitenlere baktığınız zaman, Şah döneminden çok daha yoğun bir kleptokrasiyle karşı karşıyayız. Kleptokrasi, gerçekten hırsızların iktidarı. İkincisi, Ahmedinejad'la birlikte, 1980'lerin başında 20, 22 yaşında olanların zapt ettikleri bir iktidar olgusuyla karşı karşıyayız. Üçüncüsü, kendisini, sadece ve sadece 12. İmamdan yola çıkarak meşrulaştıran bir iktidarla karşı karşıyayız, ki 12. İmamın artık babı yok. 12. İmam ne diyor, ne düşünüyor, ne istiyor, bu konuda en ufak bir bilgi yok. Fakat kendi otoritesini, kendi iktidarını 12. İmamla meşrulaştıran bir sistemle karşı karşıyayız. Yani söz konusu olan, sadece yeni bir hanedanın oluşması değil. Tabii burada, ‘’Safeviler, Safeviler’in ardından Kaçarlar, Kaçarlar’ın ardından Pehleviler ve şu anda da Hamaney’ler. Yani dördüncü hanedanın oluşturulması,’’ diyebilirsiniz. Fakat söz konusu olan sadece bu da değil. Bu, bir toplumun zapt edilmesi. İran belki dış bir ülkeyi işgal edemiyor, ama şu anda İran'ın kendisi, İran iktidarı tarafından işgal edilmiş durumda. O yüzden, söz konusu olan şey çok büyük bir trajedi.

Ruşen Çakır: Evet. Çok teşekkürler, Hamit. Çok sağ ol. Tekrar başın sağ olsun.
Bozarslan: Çok çok teşekkürler. Görüşmek üzere, hoşça kal.

Ruşen Çakır: Sağ ol Hamit. Evet, İran savaşını, İsrail'in rolünü, Kürtlerin rolünü, İsrail-Türkiye ilişkilerinin muhtemel geleceğini, Paris Sosyal Bilimler Yüksekokulu Öğretim Üyesi Prof. Hamit Bozarslan'la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.
 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
13.03.2026 Duran Kalkan ile Devlet Bahçeli’yi buluşturan savaş
11.03.2026 Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
10.03.2026 İBB davasının ilk gününden izlenimler: Usul esası belirler
10.03.2026 İran rejimi çöker mi? İsrail bölgenin egemen gücü olur mu? | Prof. Hamit Bozarslan ile söyleşi
09.03.2026 Ve büyük dava nihayet başlıyor!
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
08.03.2026 Savaş uzadıkça Türkiye için riskler artıyor
07.03.2026 İran savaşında kimi destekliyorsunuz?
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı